Darbenin çocuğu olarak “Kader”

“Bilindiği gibi, Yüce Allah’dan başka yaratıcı yoktur. Bu kainatta meydana gelen her şey, muhakkak Yüce Allah’ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla olur. Onun için herhangi bir şeyin belirli bir şekilde meydana gelmesini, Cenab-ı Hakk’ın ezelde dilemiş olmasına “Kader” denir.” *

Filmlerinde genel olarak bir kavramı incelemeye, hatta incelediği kavramı direk olarak film isimlerine taşımış olan Zeki Demirkubuz, son filminde de bizi “kader” denilen o kavram hakkındaki düşünceleriyle buluşturuyor.

Hikaye aslında çok bilindik, bulvar gazetelerinin üçüncü sayfalarında okumaya alıştığımız hikayelerden biri. Zaten yönetmenin anlatmaya çalıştığı kavram itibariyle hikayenin öne çıkmaya da pek bir ihtiyacı yok. Kader, Masumiyet filminde Bekir’in(Haluk Bilginer) o uzun monologunda anlattığı hikayenin bir geri dönüşü.

Günlük burjuva yaşantısının içerisinde, yuva kuranların en çok para kazandıracağı bir ev eşyası dükkanını işleten Bekir (Ufuk Bayraktar), bir gün dükkanına Uğur’un (Vildan Atasever) gelişiyle uyanır. Uyanan her insanın yapacağı gibi bir yürüyüşe çıkıyor. Halbuki o uyanışı gerçekleştiremese, klasik bir Türk dogmatizmi uyarınca, anne ve babasının bulacağı bir kızla evlenecek, çocuk sahibi olacak, iş yerini daha çok para kazandıran hale getirmeye çalışan ve boş zamanlarında kahveye giden bir insan olacaktır.

Aslında bütün bunlar bir şekilde olmaya devam ederken, Bekir bir yandan da yola çıkar. Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde hapis yatacak olan Zagor’u (Ozan Bilen) takip eden Uğur’un peşinden.

Ona vaat edilen ama aslında başkalarının mutluluğu olan basmakalıpları terk eder; eşini, çocuğunu, işini, anne ve babasını geride bırakır ve kendi mutluluğu için bir yol tercih eder.

Peki, her şey bir kader mi?
Olaylar boyunca sağdan sola sürüklenen karakterler, bir çok yerde bütün bu olanların kader olduğuna beni inandırıyor. Özellikle Uğur ve Bekir’in Kars’ta geçen son sekansta yaptığı konuşma ile kendilerinin de başlarına gelenleri kadere bağladıklarını görüyoruz.

Zaten din olgusu ile yıkanmış ve yaşadığımız iyi şeyleri başarılı çalışmalarımıza, kötü şeyleri ise kadere bağlayan bir millet olarak bundan daha doğalı olamaz.

Bekir’in geri dönüşlerinde karısının ve ailesinin onu tekrar bağırlarına basmaları, Uğur’un Zagor’un hapiste müebbet cezalı oluşunu kabullenmesi, onunla şehir şehir dolaşması, Bekir’in de Uğur’u böyle kabul edip, onun peşinden koşturması bütün bu kötü olayların kaderin bir oyunu olduğuna inanmaları.

Kendi tercihleri doğrultusunda ilerlemekten çekinen, istekleri, temel ihtiyaçları için haklarını kullanmayı pek istemeyen bir halk olarak ne zaman kendimize bir yol çizsek ve bu yoldan gitmeyi kafamıza koysak bizden daha tecrübelileri olduklarını iddia edenlerin uyarılarıyla karşılaşırız. Kader 1 Onları engellemeye, derdimizi anlatmaya bile mecalimiz yoktur aslında, zaten o yola koyulana kadar enerjimizin birçoğunu harcamışızdır. Seçtiğimiz yol kötüyse, ölenler ölmüş ve kalan sağlar bizim olmuşsa, seçtiğimiz yolun kötülüğünü, başımıza gelen tüm kötü şeyleri kadere bağlayabiliriz.

Sanırım bütün bunların temelinde yukarıda da bahsettiğim gibi ülke olarak -özellikle 1980 darbesinden sonra- din olgusu ile yetiştirildiğimiz yatıyor. Bu söylediğimden 1980 öncesi ülkede din olgusunun olmadığı anlaşılmasın. Kader 2 Ama şunu söyleyebilirim; darbeden önce ülkede daha çok nitelikli bilimsel ve sanatsal araştırma yapılıyordu, bu araştırmalar elbette ki temel eğitime de yansıyordu. Darbenin getirdiği yasaklardan önce bizleri sorgulamaya itecek olan kitapları, dergileri, gazeteleri yazmak, basmak ve okumak daha kolaydı. Bunun gibi birçok şey bize anlatılan dogmatik olguları sorgulamamızı sağlıyordu. Kaldı ki 12 Eylül’le beraber gelen zorunlu din eğitiminin ve gene 12 Eylül’ün devamı sayılabilecek özel televizyonların sonuçlarını açmıyorum.

Şimdi geldiğimiz noktaya bir bakalım. Hayatımızı yönlendiren olguların büyük çoğunluğu bilimsellikle uzaktan yakından ilişkilendirilemeyecek kavramlar. Topluca falcılara gidilen, çocukları olmadığı için ağaçlara bezler bağlayan, gazetelerde, televizyonlarda kolaylıkla astroloji köşelerine, programlarına rastlayabileceğimiz ve yukarıda belirttiğimiz ve belki de defalarca belirteceğim gibi, başımıza gelen her kötü olayı “kader” diye nitelendiren insanlarla dolu bir ülkede yaşıyoruz.

Ve bütün bu bilinçsiz yaşayışlar için devletimizin kılını kıpırdatmaya hiç niyeti yok. Sanıyorum onların da istediği bu. Tıpkı Bekir gibi bayrakların gölgesinde kaybolan, yitip giden bireylerden oluşan bir toplum.

“Sonuç hem şiirsel, hem gerçek olduğu sürece çalışma yönteminin ne önemi var!” Vittorio De Sica
Ortalama bir Türk aile yapısında yetişmiş bir genç Bekir. “Ortalama Türk” önermesini biraz açmak gerekecek sanırım. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan, gerektiğinde demokrat ama dini vecibelerinden ödün vermeyen, yaşamını evlilik, çocuk, para kazandıran bir iş çerçevelerinin içine yerleştirmiş, bırakın örgütlenmeyi iyice yalnızlaşmayı kendine borç bilen bir babanın (Settar Tanrıöven) ve bu baba ile oğluna yemek yapmak, evini çekip çevirmek ve oğlunu evlendirmekten başka düşünceleri olmayan bir annenin oğlu Bekir. Babasının ona açtığı iş yeri ile, kahve, ev üçgeninde yaşarken Uğur’la tanışıp başına ağrılar giren Bekir ilk defa ailesinin istemediği bir karaktere bürünüyor. Sorunlu bir karakter. Yanında sorun ve sorunlu karakterler istemeyen bir milletin bir bireyi olan anne ve babası da Bekir’in sorunlarını ona yeni bir sorun yaratarak çözmek istemektedirler. Onu başı bağlı, bugüne kadar hiçbir yanlış yapmamış, gariban, ağzı olup dili olmayan bir kızla evlendirerek. Böylece başlar sonu olan yolculuğuna Bekir. Ta ki her gece eve gelip televizyonun kumandasını eline alan Bekir’in yeni ve uzun yolculuğuna çıkması için izlemesi gereken haberleri izleyene kadar.

İzmir’de bir pavyonda şarkıcılık-konsomatrislik yapan Uğur’un koruyucusu Bekir’i ve Bekir’e aklını kaybetmemesi için koruyuculuk yapan Uğur’la baş başa bırakılırız artık. Sadece Zagor’un peşinden sürüklenen Uğur’un tersine, Uğur’un peşinden gitmek gibi bir yol tercih eden Bekir’in bir yandan da ailesinin peşinden gitmesi gerektiğini görürüz. Bu olması gereken, olması istenendir. Ailesinin ona ihtiyacı vardır, kendi mutlulukları için onun mutsuzluğuna.

Tam burada yaşamımızın her anında başkalarının mutluluğu için mutsuzluklar yaşamamız gerektiğini anlatmaya ihtiyaç duyuyorum. Hani çocukları üzülmesin diye boşanamayan ailelerin, annesi babası istediği için ressam ya da heykeltıraş olamamış ama çok para kazanan mutsuz bir mühendis olmuş çocukların, büyüklerinin sözlerini dinleyip “olaylara” karışmayan bireylerin yaşadığı toplumdaki “mutluluklar” için “mutsuzluklardan” söz ediyorum.

Böylesi bir sürüklenmede Bekir her geri dönüşünde ailesi tarafından kabul görür. Ailesi tarafından olanlar “kader” diye yorumlanmıştır çünkü. Ama Bekir yine Uğur’un peşinden gider ısrarla. Karşılıksız olduğunu bildiği aşkı için elinde sigara söndüren, intiharı deneyen Bekir, Uğur’un “Defol git, seni istemiyorum.” laflarına karşılık, pavyonda yediği dayağa, kurşunlara rağmen, “Burada yanında kalayım sadece” der. Delirir, alkolik olur, uyuşturucunun esrar ayağı zaten alt kültürümüze sunulmuş bir susturucu olduğu için onu zaten başından itibaren dener.

Ve film Uğur’un Bekir’e, Demirkubuz’un da izleyiciye kapıyı açmasıyla biter.

Film boyunca karakteri hızlı bir şekilde değişim gösteren Bekir ile karşı karşıyayız. Ufuk Bayraktar bu zor işi Zeki Demirkubuz’un da iyi bir oyuncu yönetmeni olması sayesinde bizce çok iyi kotarmış. Muammer Brav’ın Cnn Türk televizyonun da hazırladığı “Hayatım Sinema” programında, 2006 Gezici Festivali’nin Kars ayağında Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever ve Ozan Bilen ile yaptığı röportajda Bayraktar’a yönelttiği “Başarınızı neye bağlıyorsunuz?” sorusuna verilen yanıt bence şaşırtıcı değil. Kader 3 “Zeki Abi.” diye başlayan cevabında yönetmeni iyi tanıdığını, yönetmenin de onu iyi tanıdığını anlattı bize. Ufuk Bayraktar’ın Firuzağa Kahvesinde garsonluk yaptığını ve Demirkubuz’un o kahveye sıkça gittiğini biliyorduk. Belki Zeki Demirkubuz için Ufuk Bayraktar, Bekir karakterinin yaşadıklarını yaşamış ya da yaşayabilecek bir insandı. Her ne olursa olsun gerçek olduğu kesin. Gerçek, hayatın içinden biri. Bizce filmin şiirsel kılan olgulardan biri de bu gerçeklik esasında.

İki Genç Kız filminde (belki de filmin de etkisiyle) pek beğenemediğim, istemeden de olsa ön yargıyla baktığım Vildan Atasever’in de oyunculuğu benim ön yargılarımı çürütecek nitelikteydi. Ayrıca Zeki Demirkubuz’un beğenilmeyen oyunculuğuna karşın bu filmde kısa bir rol de olsa kendisinin oyunculuğunu beğendiğimizi söylemeden geçemeyeceğim.

Sokak jargonunun yerinde kullanımı, karakterlerin ve mekanların oluşturulması, bana yönetmenin o sokaklarda yürüdüğünü hissettirdi. Sanırım Zeki Demirkubuz o karakterlerle birebir yaşamış, onlarla sohbet etmişti. Demirkubuz, televizyon dizileri, ticari sinema filmleri, dedikodularla yetişen orta sınıfına, konformist, sinist, akıl almaz bir biçimde dehşetle, cahilce modernleşen üst ve orta sınıfa o mahalleleri, kentleri ve orada yaşayan insanları anlatıyor.

Büyük alışveriş merkezlerinin kafelerinde oturup alışverişin yorgunluğunu atan, caddeye nazır deri koltuklarda oturup gelip geçeni izleyerek kahve (ama türk kahvesi değilde, espresso cinsi) içen, esrar yerine daha pahalısı olan hap ve kokaini kullanan ve arka sokakları unutmuş insanların rahatsız olacağı yaşayışlar oldukça gerçek ve bütün bunların “kader” olamayacağına inanacağımız bir biçimde filmdeydi.

Kaygı!
Tek bir konuda kaygılıyım. Zeki Demirkubuz’un kaygıları hakkında.

Masumiyet Zeki Demirkubuz’un en çok ilgi toplayan, beğeni gören filmiydi. Kader gösterime girmeden önce medyada bu filmin, Masumiyet’in geçmişini anlattığı defalarca yazılıp çizildi. Oysa her ne kadar ayrı düşünülmeyecek olsa da Kader başlı başına bir film olarak ele alınabilir. Zaten kaldıkları otelde, otel sahibini Masumiyet izlerken görüyoruz. Böylesi bir zaman kargaşası ya bize filmin bilim kurgu niteliğinde olduğunu gösterir ya da bu filmi Masumiyet’ten ayrı tutabileceğimizi.

Bütün bunların (Kader’in Masumiyet’le bu kadar bir tutulmasının) bir pazarlama stratejisi olup olmadığını merak ediyor ve bu konuda kaygılanıyorum gerçekten.

Sonuç
Eşkıya’nın bir mihenk taşı ya da sinemamızda devrim olduğuna inanmadığım ve dönem dönem, az da olsa, iyi film çıkaran yönetmenlerin olduğu ülkemizde Kader gibi “kader”i işleyen bir filmin çıkmasını hem estetik hem de gerekli karşıladım. Olup bitenlerin kader olmadığına bir kez daha can-ı gönülden inandım.

İnsanların belirli yollar seçmesi gerekliliğini savunan bir insan olarak, filmin sonunda benim için açılan tek kapı, yaşanılan hiçbir şeyin “kader” olmadığına inandığımız bir dünyaya açılan sinema salonunun kapısıydı.

Kader Film Fragmanı

*BİLMEN Ömer Nasuhi, Sadeleştirilmiş Büyük İslam İlmihali, İpek Yay. Dağ. izni ile Milli Gazete yay., İstanbul, 1997, syf 35.

Film Hakkında
Tür: Dram
Gösterim Tarihi: 17 Kasım 2006
Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Senaryo: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Müge Ulusoy, Engin Akyürek, Settar Tanrıöğen, Vildan Atasever, Ozan Bilen
Kader IMDB Web Sayfası

Not: Bu yazı yeni insan yeni sinema dergisinde yayınlanmıştır.

Yorumunuzu ekleyiniz

OUC TV

Mutlu
Lösemi artık kimseyi üzmesin!
Gerçek Transformer
İyi karma edin
Dramatik bakış
Siz kör olmadığınıza emin misiniz?