Saat oldukça ilerledi, hava kararmaya başladı. Optimist görüşlü olsamda havanın kararması ile içimide karartmıştı. Gerçi sebep hava filan değildi. Nasıl olsa sürekli perdesini bile açmaya üşendiğim odam hep karanlıktı. Yıllardır sırt ağrılarımın baş nedeni olan çekyat ve kankası bilgisayarla gene üçlü bir şekilde kurulmuş dördüncü hangi film olsun diye düşünürken. Poşedi açıp içinden üzerinde PRINCO yazan cd’yi çıkardım. Üzerinde princo yazsada aslında içinde duygusal temalı, bir o kadar kan öğeli yirmisekizli, mirmisekizli tırt bir devam filmi vardı. Taktım.
Hayallerimiz vardı ve inandıklarımız. Herkes hiçe sayarak ezer geçerdi, çünkü ezerek geçen hiçkimse bu hayallere inanacak kadar kendini kandıramamıştı. Ne bir cesaret vardı, ne bir inanç, ne bir gerçek. Tek bildikleri, bilmeyerek imrendikleri hayallere salyalarını akıtarak tükürükleriyle nefret dolu kinlerini kusmaktı. Kanatlarınız çıkmadığından hor görürlerdi, tiyatro icat edildiğinden rol derlerdi, gözlerinizi kıstığınızda nefret beklerlerdi. Peki kim bilirdi? Asla pes etmemekti, inanç dolu bir hayatta, her zaman hayaller yaşıyacak bir yere sahip olacaktı, siz kendinizi kandırsanızda. Her zaman 2+2 tahtada 4 olacaktı, hayallerde ise belki asla anılmayacaktı.
Özgürlük sizce nedir? Göreceli midir? “Bir kişinin özgürlüğünün bittiği yerde, diğer kişinin özgürlüğünün başladığı” mıdır yoksa TDK’nın sözlüğünde “Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî” sözleri ile anlatılan gerçekten yaşadığımız dünyada gerçekleşebilecek bir kanun ya da tozlu sayfalarda kalacak olan bir teorem midir? Olmayan Ülkede yalnızlığın bir tanımı var ise oda: “Tek özgürlük “Gerçek Yalnızlık”‘tır.
Aynada gördüğümüz kendimizi bile anlayamazken, en yakın arkadaşımızla, eşimizle, dostumuzla bile anlaşamazken, sayıları milyonlarla ölçülen ülkelerin birbirini anlaması olabilir mi gerçekten? Herşeyi bu kadar hor kullanırken, her defasında bizi allı ballı kutular, paketler içinde şeytanla çilingir sofrasına oturmamıza ne demeli. Özgürlük diye savunurken çifter çifter ayakkabı, nazar değmesin cep telefonu, çizilmesin araba, dublex, triplex, villa, yalı, şatodan kurtulamamak onlar için yaşamamıza ne demeli? Elle tutulurmu olmalı herşey aslında, ülkeler neden vardır ki, olmayan bir ülke yokmu oralarda?
Hepimiz 20yy. Don Kişot’ları değil miyiz? Hangimiz iki kırma tuğladan uçuca eklenmiş 9 adımdan kale yapmadık. Ne bir file vardı ne bir direk ama 9 adımlık mesafeyle duran iki taştan varsaydığımız hayali bir kaleye golleri sıralamadık mı? Birimiz Maradona birimiz Pele birimiz Marco van Basten olmadı mı? Birde belden üstü gol olmaz dedik ancak ortada ne bir bel vardı nede beli gösteren bir değer. Ama inanırdık öyle zahiri şeylere. Hayallerimizi savunur herkes dalton misali olduğundan bellini göstererek kendisini ispat gösterirdi. Birde top bayır aşağı kaçınca şıngar çıkardı “En son ben aldım, sıra sende” diye hep karışırdı bu sıralar. Arasıra homurdayan 4 tekerlekli canavarlar dalardı sahaya. Kenarlara açılır ses etmezdik bu canavarlara, üstelik kale olduğuna inandığımız taşları çekerdik kenara, canavar geçtikten sonra gene koyardık göz kararı aynı noktalara. Biz hep Don Kişot’tuk aslında.