Seni unutmak olurmu be kaldırım taşı, haksızlık etme ne zaman unutur olduk seni. Çocukken sokak aralarında yaptığımız her maçtan sonra hemen sana koşmazmıydık. Ayaklarımızı sen keserdin hep yerden. Dizilirdik sırayla, Ahmet’i, Mehmet’i, Mustafa’sı hepsi ordaydı. Sonra çiş oyununda seni kurtarıcı yapardık. Seni arkaya alırdık ki misketler kaçmasın gidip almakla uğraşmıyalım diye. Bide senin renklerine hasta olurdum, bir taşın koyu bir taşın açık renkli olurdu. Açık renklere basmadan sadece koyu renklere basarak gitmek, anlatılmaz yaşanır birşeydi, hayattı. Hatta denyo kaldırım mühendisleri bazen arada taş atlaması yapar aynı rengi arka arkaya dizerdi. Atlamakla uğraşırdım. Görenler deli derlerdi. Ama sıkıcı yürüyüşlere renk katardı benim için. Hayat bayat değilmiydi zaten, herkesin derdi birşekilde hayata renk katmaktı. Kaldırımda yürürken soundtrack girmezdi ki, ancak böyle neşe katılırdı. Sensiz olmazdı be kaldırım taşı.
İnsanlık, Adem ve Havva’da ayırmıştı kendini, bir erkek bir dişi diye. İnsanlık, hayvanlar dere kenarından su içerken, kendisi tastan içmeyi öğrendi diye kibirlendi, kendince ayrı tuttu kendisindeki biyolojik yapı ile hayvandakini. İnsanlık, izlediği, gördüğü, hissettiği şeyleri bir kalemde silerek bencilce “yarattım” kelimesini kullandı. Gözleri kapandığından göremedi “yarattım” dediği herşey aslında vardı. “YOK” dedi, yok olduğuna inanmak için kendi attığı yalana inandı. Hep bir soruda kaldı, onuda taşa bağlayıp bir dereye attı. İnsan, insanı değerlendirdi, sonrada birbirinin kafasını ezdi, bitti. Kültür dedi, kültür dediği götü boklu kalem tutan bir eldi. Barbar dedi, ama kim barbar değildi ki. Ya neydi? Belki bir hiçti, belki de sadece bir neyi üflemekti, belki bir fileden topu geçirmek, belki bir ağacın dalındaki tırtıl, belki bir pazar ekiydi. Ne fark eder ki, önemli olan öğrenmekti.
Ne oluyor anlamıyorum, internette şöyle bir bakıyorumda herşey deforme olup, yozlaşıyor. Bu sadece internet için geçerli değil şöyle dışarıda bir tur atıp sağa dola bakarsanız da hemen görebilirsiniz. Özellikle isimler inanılmaz bir şekilcilik kurbanı olmuş durumda. İnternet gibi her türlü dalaverenin olduğu bir ortamda herkes haklı olarak gerçek ismini kullanmak istemiyor, bu yüzdende kendine bir lakap (nickname) oluşturuyor. Ancak bu olayı öyle abartmışlar ki sırf bu nick uğruna saatlerini harcıyor, nickim nasıl olmuş diye tartışmalar yapıyor, üsttekinin nicki hakkında ne düşünüyorsunuz, alttakinin **** hakkında ne dersiniz gibi abuk subuk konular için konuşuyorlar. İşte bu konuyu irdelemek, anekdotlar sunmak, kısaca bir deneme yazmak istiyorum.
Asıl mesleği öğretmenlik olan 1864 doğumlu Anna Jarvis, 1902 yılında babası ölünce annesi ile beraber ABD’de, Philadelphia’da yaşamaya ve çalışmaya başladı. Üç yıl sonra 9 Mayıs 1905′de de annesini kaybetti. Sürekli annesi ile beraber yaşamasına rağmen öldükten sonra “Ona hayatta iken gerekli ilgiyi gösteremediği”ne inanıyor ve bunun ezikliğini duyuyordu. İki sene sonra Mayıs’ın ikinci pazarında, annesinin ölüm yıldönümünde arkadaşlarını evine çağırdı ve bu günün anneler günü olarak ülke çapında kutlanması fikrini ilk onlara açtı. Anneler günü işte böyle manalı bir şekilde hayatımıza girmiş ama hikaye bu kadarla mı bitiyor acaba?
Bir ekşidir gidiyor internet üzerinde. Ne okunsa “Ekşi dediyse doğrudur.” deniliyor. Üstelik kurucularına site ekipleri tarafından yapılan bir şaka, haber sitelerinde haber olarak gösteriliyor. Burada aklımıza “Doğru nedir?” sorusu geliyor. Doğruları belirleyen nelerdir? Duyduklarınız mı? Gördükleriniz mi? Yoksa kendi doğrularını mantık çevresinde yorumlamak mı? Bizce doğru ve gerçek bu sorularla açıklanamayacak kadar karmaşık kavramlar ama konuşulması gereken konuların en başında geldiğine hem fikiriz.