Aynada gördüğümüz kendimizi bile anlayamazken, en yakın arkadaşımızla, eşimizle, dostumuzla bile anlaşamazken, sayıları milyonlarla ölçülen ülkelerin birbirini anlaması olabilir mi gerçekten? Herşeyi bu kadar hor kullanırken, her defasında bizi allı ballı kutular, paketler içinde şeytanla çilingir sofrasına oturmamıza ne demeli. Özgürlük diye savunurken çifter çifter ayakkabı, nazar değmesin cep telefonu, çizilmesin araba, dublex, triplex, villa, yalı, şatodan kurtulamamak onlar için yaşamamıza ne demeli? Elle tutulurmu olmalı herşey aslında, ülkeler neden vardır ki, olmayan bir ülke yokmu oralarda?
Hepimiz 20yy. Don Kişot’ları değil miyiz? Hangimiz iki kırma tuğladan uçuca eklenmiş 9 adımdan kale yapmadık. Ne bir file vardı ne bir direk ama 9 adımlık mesafeyle duran iki taştan varsaydığımız hayali bir kaleye golleri sıralamadık mı? Birimiz Maradona birimiz Pele birimiz Marco van Basten olmadı mı? Birde belden üstü gol olmaz dedik ancak ortada ne bir bel vardı nede beli gösteren bir değer. Ama inanırdık öyle zahiri şeylere. Hayallerimizi savunur herkes dalton misali olduğundan bellini göstererek kendisini ispat gösterirdi. Birde top bayır aşağı kaçınca şıngar çıkardı “En son ben aldım, sıra sende” diye hep karışırdı bu sıralar. Arasıra homurdayan 4 tekerlekli canavarlar dalardı sahaya. Kenarlara açılır ses etmezdik bu canavarlara, üstelik kale olduğuna inandığımız taşları çekerdik kenara, canavar geçtikten sonra gene koyardık göz kararı aynı noktalara. Biz hep Don Kişot’tuk aslında.
Mevlânâ‘nın 800.doğum yılı olan 2007 Unesco tarafından dünya Mevlânâ yılı ilan edilmiştir. Bu nedenle bu büyük şahsiyeti biraz olsun tanıtmak amacıyla TRT tarafından hazırlanmış bir belgesele CaptureTV‘yi ziyaret ederken denk geldim. Mevlânâ üzerine yapılmış 2 belgesel izlemiş olmama rağmen diğerlerinin bu belgesel kadar tarafsız ve detaylı incelenmediğini bildirmek isterim. Yaklaşık bir saat civarı süren bu belgeseli izlediğinizde insan denen varlığın üst noktalarına erişmiş bir düşünüre tanık olacaksınız. Kesinlikle izlenmesi gereken bir belgesel.
Seni unutmak olurmu be kaldırım taşı, haksızlık etme ne zaman unutur olduk seni. Çocukken sokak aralarında yaptığımız her maçtan sonra hemen sana koşmazmıydık. Ayaklarımızı sen keserdin hep yerden. Dizilirdik sırayla, Ahmet’i, Mehmet’i, Mustafa’sı hepsi ordaydı. Sonra çiş oyununda seni kurtarıcı yapardık. Seni arkaya alırdık ki misketler kaçmasın gidip almakla uğraşmıyalım diye. Bide senin renklerine hasta olurdum, bir taşın koyu bir taşın açık renkli olurdu. Açık renklere basmadan sadece koyu renklere basarak gitmek, anlatılmaz yaşanır birşeydi, hayattı. Hatta denyo kaldırım mühendisleri bazen arada taş atlaması yapar aynı rengi arka arkaya dizerdi. Atlamakla uğraşırdım. Görenler deli derlerdi. Ama sıkıcı yürüyüşlere renk katardı benim için. Hayat bayat değilmiydi zaten, herkesin derdi birşekilde hayata renk katmaktı. Kaldırımda yürürken soundtrack girmezdi ki, ancak böyle neşe katılırdı. Sensiz olmazdı be kaldırım taşı.
Hiroyuki Suzuki 18 yaşında bir Yoyo üstadı. 2004, 2005, 2006 Dünya Yoyo Şampiyonluklarını kazanmasının yanısıra bir çok ulusal ve yerel ödüllerinde sahibi. Ayrıca 7 adet resmi sponsoru ve kendi adını taşıyan ürünleri mevcut. Çocukluğundan beri severek ilgilendiği bu hobiyi mesleğe dönüştürerek hayatını sürdürmekte. İşte idealist yaşamış bir kişinin yapabileceklerine güzel bir örnek. İnsanların kapıldığı pazarlama stratejisi “The Secret“‘ı yıkan basit bir kanıt. Bu asla “The Secret” gibi umut tacirlerinin yapamayacağı bir gerçek. Azim, inanç, çalışkanlık dışında hiçbirşeyle gerçekleştirilemeyecek idealist bir yaşam. Hayalleriniz için çalışmaya devam. show