
Saat oldukça ilerledi, hava kararmaya başladı. Optimist görüşlü olsamda havanın kararması ile içimide karartmıştı. Gerçi sebep hava filan değildi. Nasıl olsa sürekli perdesini bile açmaya üşendiğim odam hep karanlıktı. Yıllardır sırt ağrılarımın baş nedeni olan çekyat ve kankası bilgisayarla gene üçlü bir şekilde kurulmuş dördüncü hangi film olsun diye düşünürken. Poşedi açıp içinden üzerinde PRINCO yazan cd’yi çıkardım. Üzerinde princo yazsada aslında içinde duygusal temalı, bir o kadar kan öğeli yirmisekizli, mirmisekizli tırt bir devam filmi vardı. Taktım.
Film açılırken korsan filmlerinde hırsızlık olduğunu anlatan bir video çıktı. Aslında bu izlediğim kısa film ardından izleyeceğim mantık hataları ile dolu, bu kadar da olmaz ki dedirten berbat filmden belkide çok daha fazla şey kazandırmıştı bana. Filmi boş boş izlemek yerine karşısında düşüncelere dalarken buldum kendimi ne kadar kazdıkça kazdığımdan fazla hazine çıktığını hissediyordum. Aslında herşeyin nasıl kazanılacağına yavaş yavaş yaklaşıyordum. Kısa filmi izlediğimde kendimi düşünmüştüm acaba içi BOŞ bir princo CD alarak hırsızlık mı yapmıştım gerçekten, acaba bir kadının çantasını çalmışmıydım diye sordum kendime sonra 3-4 yıl önce yolda bulduğum yeşil kağıt parçası geldi aklıma. Öyleyse o gün o kağıt parçasını neden yerden alıp bir dilenciye vermiştim. Sevap olsun diye mi? Hayır, benim olmayan birşeyi vererek hayır işleyemezdim, iyi karma olsun diye mi öyleyse? Ggene hayır, aklımdan o an iyi karmanın i’sinin geçtiğini sanmıyorum. Sadece olmuştu. Belki kader’de cevabı aranabilirdi ama o kadar sorgulamadım. Ancak hırsızlık yapacak karakterde olsam sanırım bu yaptığımın aptallık olacağına karar verdim.
Sonra izlediğim videonun bende yarattığı baskıyı düşünmeye başladım. Bu videonun aslında beni provake ettiğini ve kanıma girdiğini düşündüm. Aslında yapılanın beni programlamak ve beğendikleri kılıfa sokmak istediklerini hissettim. Dün gece televizyonda reklam olarak gösterilen sucuk reklamınında pek farkı olmadığını da buradan çıkarmıştım. Aslında seçici olmanın pek de önemi yoktu. Neyse ki televizyonu sadece evde ses olsun diye açan biriydim. Yoksa aylık gelirimin hepsi buzdolabı masraflarına gidebilirdi :)
Ardından bu durumda nasıl olduğumu düşündüm. Çok derin bir sessizlik çöktü, gerçi o an sahnede sessizlik hakimdi ama genede ortam sessizleşti. Tıpkı romantik filmlerden izleye, izleye, çocukla kızın birbirlerine yağmurlu bir havada yavaş yavaş yürürken arkada Beatles’tan Let it be’nin çaldığı anları göre göre romantizmin bu olduğunu sandığımız gibi birşey di bu aslında. Neyse ki gerçekleri bilen film yapımcıları kadar bende gerçekleri biliyordum, ancak bunu bilmeyen insanlar ne yazık ki şeytanın pençesine düşmüştü. Bu filmlerde asla buz gibi havada oyuncuların sümüğü akmazdı, ve esen tufan gibi rüzgara rağmen saçların neden birbirine geçmediği sorulmazdı. Gerçi sit-comlar çıkınca bu teoride yıkıldı ya olsun. Artık herşey daha çok paraydı. Bizse bize verilenle yetinmek zorundaydık. Yada yatlar, katlarla dolu yerlerden geçerken zenginin parası züğürtün ağzını yorar lafındaki gibi “Bunlar çalışarak mı oluyor, ya” diyerek kalırdık.
İyi niyetimle söyleyebilirim ki bunlar şu şekilde ******* ******* oluyor arkadaşlar. Ne o bende sizi ‘*’ işareti ile içinizdeki fesatlığı çıkartmaya mı provoke ettim. Hmm belki, belki de hayır, yeni dünya yasası, madem baş edemiyorsun açıklarından yararlanmaya bak :D Sisteminiz açıklarla dolu dostum ;) Let it beeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee…
Not: Keşke bunlar yaşansaydı ancak hepsi hayal ürününün bir parçası







