Hollywood sinemasına eleştirel bir bakış

Sanat; gerçekliği özel bir yansıtma biçimidir. Gerçeklik daima önce gelir gerçek burada varlık ile eş anlama gelmektedir. Varlık, organik inorganik, ruhsal ve sosyal gerçeklik olabilir. Sanat tümünü yansıtabilir. Ancak Marksizm için bu gerçekliğin özünde, ne olduğu sorusunda ortaya çıkar. Bu gerçekliğin, sanatın objesi olması sorgular. Bu sorgulama Marksist Estetiğe yön verir.

“Değerli metallerin, doğal nesneler olma özelliği üzerinde değil, tersine onların estetik duyumların objesi olmalarıyla son derece karmaşık, toplumsal bir ilginin doğal taşıyıcıları olduğunu göstermeleri eteni üzerinde durulmalıdır.” Buna göre altın, gümüş vb. değerli metallerin estetik değeri, onların doğal bir varlık olmalarında değil, “TOPLUMUN” onlara böyle bir estetik değer yüklemelerinde olur. Bu durum toplumsal görüşün, yıllardan beri soylu metallerin pırıltısının sağladığı estetik hazzın ana içeriğini oluşturur.

Binlerce yıldır insanoğlu çiçeklerin güzelliğini anlatmıştır. Bu anlatım ve alınan estetik haz toplumsal tasavvurdan kaynaklanmaktadır. Bitki kendi başına estetik bir etki yapmaz, tersine -bizim için olan varlığı- onların doğal varlığına insanın kattığı insansal-toplumsal varlıktır.

Estetik gerçeklik insana dayalı bir gerçekliktir, sanatın ele aldığı tümüne kendi özgü bir gerçeklik olup, bu gerçeklik insanlaştırılmış toplumsallık kazanmış bir gerçekliktir. Buradan estetik gerçekliğin sübjektif bir fenomen olduğu gerçeğine varılır. Şöyle ki, bir manzara resminde dile gelen şey, bir fizikçinin, bir jeolog ya da bir botanikçinin anladığı -algıladığı- anlamda bir doğa olmayıp, insan tarafından yorumlanmış insansal bir doğadır, sübjektif bir doğadır.

Sanatın gösterdiği bu sübjektivizm, insanın bireyselliği ile ilgili değildir. Çünkü insan, tüm insan ve (tarihsel bir varlık) toplumsal bir varlık olarak sanatı yaratmaktadır.

Sanat, sosyal ve insansal doğayı yalnız bir açıdan ele alır. Bu açı insandır. İnsanın dışından gerçeklik olamaz. Bu gerçeklik sosyal olaylardan doğanın fiziksel varlığına kadar uzanır. Biricik gerçeklik insan gerçekliğidir.

“Bir sanat yapıtı da bir üründür. Ancak bir sanat eserine gereksinim var ise ürün olarak kabul edilir. Sanat ürünü onunla estetik ilgi kuran ondan haz duyarak onu bir tüketim objesi yapan bir suje için bir üründür.”

Sanat yapıtının amacı, beğeni sahibi bir insan için bir obje olmaktır. Bu beğeni, Kant’tan beri “Sanat yapıtından haz duyma ve onu güzel, çirkin olarak değerlendirme” yetisidir.

Bu beğeni sanatçının dehası ile paralellik gösterir. Deha sanatçının yaratma gücü, beğeni ise yapıtla ilgi kuran, ondan haz duyan ve onu değerlendiren, insanda bulunan bir yetidir. Dolayısıyla beğenisiz dehanın yarattığı sanat yapıtının bir estetik değeri yoktur.
Ancak bu beğeni insanın durumuna kişiliğine, yaşam bilgisine, sanat deneyimine, kültürüne, zaman zaman ruh haline göre biçimlenir. Bu koşullar psikolojik, karakteristik, sosyal, kültürel niceliktedir.

Marksist Estetikte beğeni tamamen pozitivist, bilimsel bir tavır alır. Bu tavır toplumsal gerçeklik ve insansal gerçeklik şeklinde biçimlenir. Halkın beğenisinin yetkinleşmesi ve sanatçının toplumsal sorumluluğunun artmasıyla, toplumun sahip olduğu ortak beğeni ortaya çıkar.

Kavramın Eleştirel betimlemesi:
Kültür endüstrisi kavramı iki farklı biçimde kullanılabilir; birincisi, “kültür” ve “endüstri” gibi birbirinden tamamen farklı iki alnı tanımlar görülen iki terimin birlikte kullanılması. Bu, bir bakıma, içinde bulunulan yapının bütünselliğini ortaya çıkaran, bütünü oluşturan parçaların hiçbirini bütünden ve diğer parçalardan soyutlanmış bir biçimde ele alınamayacağını ifade eden bir yaklaşımdır. İkincisi ise, bu kavramın “kitle kültürü” yerine kullanılmasıdır. Burada öne çıkarılmaya çalışılan nokta, kültür endüstrisi kavramında var olan kültürün oluşmasında kitlelerin sanılandan daha az katkısının olması ve kültürün, bütününün parçalarını kendi içinde bulunmaya ikna aracı oluşu gerçeğidir.

Adorno, astrolojiyi bile kültür endüstrisi ürünlerinden biri olarak görür. Ona göre geleneksel astroloji kurumsallaşmış “batıl inanç”tır. Astrologlar, özel durumları hakkında hiçbir şey bilmedikleri insanlara “otoriter” tavsiyelerde bulunurlar. Sihirli otoriteleri, bir takım günlük strateji ve taktiklerde gizlidir. Yıldızlar tarafından bahsedilmiş bilgiye dayanırlar. Bilginin kökeni hiçbir zaman kişiselleşmez.

Kitleleri maniple etme çabasındaki kültür endüstrisinin ideolojisi, kontrol etmek istediği toplum gibi kendisiyle çelişir hale gelir.

Kültürün şeyleşmesi ve paranın klasik tanımıyla bir kültür haline gelmesinden yola çıkarak bu yeni kavramla bir günlük yaşam kuramı oluşturulmaya çalışılır.

Adorno’ nun kültür endüstrisinin en çok eleştirdiği özelliği aldatıcı olan yanıdır. Bu eleştirinin temelinde Marx’ ın meta fetişizmi analizi yatar. Adorno’ ya göre, kültür endüstrisinin ürettikleri metalaşan sanat yapıtları değil, daha en başından Pazar için üretilmiş metalardır.

Kültürün ve Sanatın Metalaşması:
Kültür endüstrisi gerçek bir kültür değil, kendindenliği olmayan, şeyleşmiş bir sözde kültür oluşturmaktadır. Marcuse tek boyutlu düzmece sanat diye adlandırılacak olan kitle kültürü sanatının içinde özümsenmiş bulunmaktadır. Bir zamanlar protesto niteliği taşıyan trajedi bile modern dönemde teselli anlamına dönüşmüştür. Sanat diye ne varsa, kitle kültürünün ortamı içinde bilincine varılmayan mesajı ile uyuşmayı ve yaşamı yeniden biçim vermekten geri durmayı telkin etmektedir. Yani sanat toplumun içinde bir esir haline gelmiştir.

Modern toplum, özgün olan ile taklit olan arasındaki farkı anlamsızlaştıran bir toplumdur. Teknoloji yoluyla çoğaltılan ve pazarlanan sanat ve kültür ürünleri, yine aynı yolla üretilen ve pazarlanan öteki ticari metalarla aynı alanda buluştu ve homojenleşti.

İnsanın Şeyleşmesi:
Kültür endüstrileşmesi, endüstri toplumu içinde yer alan insan tekinin de bir endüstri ürünü gibi görülmesi, dolayısıyla insanın herhangi bir nesne haline gelmesi, yani şeyleşmesi sonucunu doğurur.

Eğlence geç kapitalizm döneminde işin bir uzantısıdır. İşçinin boş zamanının ve o süreçte kullanılacak eğlence metaları o kadar ön belirlenmiştir ki, eğlence, iş sürecinin sonrasına hiç geçmeyen bir görünüm kazanmıştır.

Adorno ve Harkhoimer’ a göre, değişik tüketim kalıplarına hitap eden, aynı malın farklı biçimlerde ve farklı fiyatlarda pazarlanması gibi yöntemlerle ayrımlar vurgulanmakta ve genişletilmekte, böylece de herkese hitap edebilmekte, kimse sistemin dışında kalmamaktadır. Artık herkes bütünün bir parçasıdır. Ancak, böyle bir ortamda elbette ki bir sinema seyircisi, bir filmi izlemeye başladığında, filmin nasıl biteceğini, kimin ödüllendirilip cezalandırılacağını, çok iyi bilmektedir. Kültür endüstrisinin gelişmesi, efektlerin doğrudan etkilerin ve teknik ayrıntıların yapıt üzerindeki egemenliğine neden olmuştur.

Varoluşçu Heidigger ‘in şu sözlerinde dile gelen görüşü paylaşmış olurlar: “İnsanın günlük yaşam olanakları ötekilerin koyduğu ölçülerle yönetilir. Bu ötekiler belirli ötekiler değildir. Her öteki bütün ötekilerin yerine geçebilir. (…) Ötekilerin kimliği, ne bu ne de şu kimse, ne insanın kendisini ne bazı kimseler ne de hepsinin toplamıdır. Onların kimliği ya “kimse”sizlik ya da “herkes” dir.

Birey bir yanılsamadır. Modern birey, sürekli üretilen bir üründür.

Kültür Endüstrisi:
Bu süreci harekete geçiren dinamik piyasadır. Simgesel biçimler, artık bütün içinde pazara yönelik olarak üretilirler. Dolayısıyla kültüre damgasını vuran temel güdü, en geniş satışı yakalamak, en çabuk ve çok kara ulaşmak haline gelir. Bunun sonucu olarak genel geçer bir anlayış ortaya çıkacaktır; böylece gerçek sanatın “varolandan başkayı görme, gördürebilme” yetisi giderek silinir. Yapıtlar birbirinden ayırt edilemez hale gelir. Popüler kültür bu noktada tekdüzeleşmiş ve yapılması gereken yapıtı öne çıkarır.

Hollywood Sineması:
19. yy. sonlarında ortaya çıkarılıp, beş on dakikalık gösterimler şeklinde izleyicilere sunulduğunda bile; ne onu icat eden Lumiére Kardeşler, ne de gösterim cihazının patentli sahibi Thomas Alva EDISON bu kadar geniş kitlelere ulaşacağını tahmin edememişlerdi sinemanın.

Fakat sinemanın ilk otuz yılı eşi görülmemiş bir büyümeye tanık oldu. Gösterildiği yerlerde, gittikçe çoğalan bir izleyici kitlesiyle diğer eğlence kavramlarını yerle bir etti.

1910′larda Paris, Londra ya da New York en önemli sunum merkezi olmaktan çıktı ve Los Angeles -Hollywood- en önemli merkez haline geldi. Yatırımcıların, yapımcı ve dağıtımcı stüdyoları kurmasıyla Hollywood hem endüstriyel hem de sanatsal olarak öne çıktı. Yıldız oyuncularıyla, efektleriyle, kendi kaynaklarının yetmediği yerlerde Avrupa’dan getirdiği sanatçılarıyla yükseldi.

Dünyanın geri kalanı, kısmen Hollywood’dan öğrenerek kısmen Hollywood’un karşılayamadığı gereksinimlere uygun ürünlerin alıcıları bulunduğu için varlığını sürdürebilirdi. Popüler film izleyicisinin yanı sıra sanatsal açıdan daha gözü pek ya da dış dünyada ki konularla ilgili filmlerin de izleyicisi vardı ve sayıları gittikçe artıyordu. Sanatsal avangard ve siyasal gruplar özellikle de sol eğilimli olanlarla ilişkiler kuruldu. Estetik hareketler ortaya çıktı ve bu hareketler diğer sanatlarda ki eğilimlerle birleşti. Bu hareketler bazen diğer sanat akımlarından türetilmişti; fakat Batı’da yaygın kabul gören bir gerçek vardı ki, Sovyetler Birliği’nde sinema sanatsal gelişimin öncüsüydü.

Sessiz sinema döneminin sonuna (1925) gelindiğinde sinema yalnızca bir endüstri değil, “yedinci sanat” olarak da kendini kabul ettirmişti.

Başlarda güncel olayları, komik skeçleri, boks maçlarını beyaz perdeye yansıtan sinema giderek sanatsal bir hal aldı. Paris, Londra gibi merkezler Hollywood yapımcılarıyla rekabetine devam ederken sinemadaki Hollywood egemenliğini perçinleyen Birinci Dünya Savaşı patlak verdi.

Avrupa sineması açısından düşünecek olursak, savaşın yol açtığı kriz yalnızca ekonomik boyutta değildi. Fransa, İngiltere, İtalya gibi Avrupalı ithalatçılar yalnızca denizaşırı pazarları üzerindeki kontrollerini kaybedip kendi pazarlarının Amerikan rekabetine açılmasına değil, aynı zamanda savaştan sonra bütün kültürel ortamın değişimine tanık oldular. Hollywood’un 1920′lerde ki zaferi Eski Dünya karşısında Yeni Dünya’nın bir zaferiydi ve yalnızca Amerika’da değil, bu değişimi nasıl yorumlayacağından henüz emin olamayan ülkelerde de modern Amerikan Kültürünün ortaya çıkışının işaretiydi.

İki farklı kültür aynı coğrafi alana girdikleri takdirde birbirini etkileyip benzeşebilirler hatta bazen bu iki kültürden biri asimile bile olabilir.

Savaş sonrasında modern Amerikan Kültürünü yayma çabasında olan Hollywood’a belki de tek rakip Almanya’da ortaya çıkan dışavurumcu sinema akımıydı. Ne var ki, estetik kaygılarından daha fazla maddi kaygıları olan Hollywood görünmeyen sansür sistemini devreye sokmuş ve dışarıdan gelip Amerikalı izleyiciye sunulacak filmleri “kendi kültürümüzle bağdaşamaz” eleştirisiyle nitelendirerek filmleri kendi pazarından uzak tutmayı başarmıştır.

Her sanat yapıtı kültürel bir olgu sayılabilir. Sanatçı yapıtını üretirken belli bir kültür olayıyla ilgilenmiştir. O olaya kendi bakış açısıyla, ideolojik görüşüyle yaklaşmış ve yapıtını ortaya çıkarmıştır.

1920′lerde Hollywood’u ilk defa ziyaret eden Fransız yönetmen René CLAIR gördüklerini şu şekilde anlatmıştır:
“Sanayileşme Amerikan sinemasının dizi halinde filmi, prefabrike ürünü kazandırdı: iki sanat yönetmeni, üç senaryo yazarı, bir yönetmen, bir sürü teknik yönetmen, kurgucular ve bir süpervizör aynı film üzerinde bir arada çalışıyorlar. Bunların sayesinde film bütün tadını kaybediyor, en iyi konu -bu kabalığın süzgecinden geçtikten sonra- özgünlüğünü kaybedip şekilsizleşiyor.”
Bugün ülkemizde de olmak üzere tüm dünyada modern Amerikan, pragmatist, kültürünün izlerini görmekteyiz. bunda en önemli rolü sinema salonlarını işgal etmiş olan Hollywood sineması oynamaktadır.

Televizyonlardaki film gösteriminden daha çok para kazanılıyor ve ekran A.B.D.’liler lehine bir değişim gösteriyor. Avrupalı filmlerin Amerika’ya satışı alt yazılı film seyredilmemesi ve dublaja soğuk bakılması yüzünden yüzde bire inmiş durumda.

Belçika’da bu sayısal verilerden ürkenler en popüler Fransız filmlerini (Alain DELON, Jean Paul BELMANDO gibilerinin) göstermeyi bile denemişler. Sonuç hiç parlak değil.

İspanya’da salon sahipleri kota koyularak daha çok Avrupalı film gösterilmesi talebine bir günlük lokavt ile yanıtlamışlar.

Uyanık girişimcilerin, Amerikan fast-food’cularıyla yan yana getirdikleri sinema kompleksleriyle birbirini bütünlüyorlar; insanlar birinden çıkıp diğerine sanki maçın ikinci yarısıymış gibi devam ediyorlar. Yaşama dair bütün hoşnutsuzluklar bir başka mekanda zahiri olarak tatmin ediliyor. Bir yanda leziz hamburgerler, Arnold’un kasları, “Demi MOORE’un muhteşem güzelliği”, “Leonardo Di CAPRIO’nun nefes kesen yakışıklılığı ve romantikliği”…

Hollywood sineması egemenliğini sürdürmek ve daha da arttırmak için sinema sanatına da toplum bazında yön vermiştir.

Sesli sinema dönemine geçildikten sonra Hollywood sineması tarafından yaratılan tür sineması kavramı da bu yönlendirmenin bir örneğidir. Önce westernle başlayıp, müzikal sinema ile devam eden ve bugün binlerce alt türü olan tür sineması, izleyicinin beğenisini şekillendirip, izleyiciyi sınıflandırmak yoluyla kar elde etmekten başka amacı olmayan bir sinemadır.

Bir kültürün asimile olması western sineması örneği ile belirtilebilir. Bugün birkaç eyalet isminden başka hiçbir yerde isimleri ve kültürleri geçmeyen Kızılderililer 1910′lu yıllarda western filmlerinde ki kötü adam karakterleriyle dünyanın nefretini kazanmış ve toplumsal varoluşları tanınmamıştır.

Günümüzde belirli tür filmlerinin, belirli tür izleyicileri oluşmuştur ve bu kitleler tür filminden başka bir ürün vermeyen ve sinemaları işgal eden Hollywood filmleri için gişelerde uzun kuyruklar oluşturmaktadırlar.

Medya ise üzerine düşen görevi bu filmlerin tanıtımını (reklamını) yaparak tamamlamakta ve toplumun üzerindeki birincil görevi olan iletişimden daha çok uzaklaşmaktadır.

Bir kültür haline gelmiş olan, hamburger gibi kolay tüketilen Hollywood filmlerinde bir yandan o modern denilen Amerikan pragmatist kültürünün tanıtımı ve özendirmesi yapılmakta öte yandan bir çok gerçeklik maniple edilerek Amerika’nın dünyada ki eylemleri meşru kılınmaktadır.

Bir çoğumuzun izlemiş olduğunu tahmin ettiğimiz ve Amerika’da asla istediği izleyici sayısına ulaşamamış bir film olan Tanrılar Çıldırmış Olmalı (Crazy Safari, 1991, Yön: Billy CHAN) adlı filmde, barış içinde yaşayan ilkel bir kabile tanıtılır bize. Yaşamlarını avcılık ve toplayıcılık ile idame ettiren ve aralarında savaşan bu topluluğun “başına” yukarıdan kötü bir şey gelir. Gelen kötü şey uçaktan atılan Coca Cola şişesinden başka bir şey değildir, fakat bu şişenin küçük medeniyetlerine düşmesi ile kabile aralarında savaşmaya başlar.
Savaşmaksa, bir çok filmde de gördüğümüz gibi kaçınılmaz olandır Amerika’ya göre.

1960′lı yıllardan beri 22 farklı versiyonu çekilmiş olan James Bond serileri buna güzel bir örnektir. Aslında bir İngiliz Gizli Servis ajanı Bond, filmlerinde dost olarak CIA ajanını tercih eder ve düşmanları genel olarak doğudan türemektedir. Başta zaten toplumsal olarak araştırmaya pek yönelmek istemeyen kuşağımız olmak üzere bir çok insan tarafından doğu artık bir tehdittir ve üzerinde çalışılması gerekmektedir. Hatta Bond bir filminde Sovyet olduğunu sonradan öğreneceğimiz düşmanına “İnsan hayatına değer vermediğinize göre, doğu için çalışıyor olmalısınız.” der. James Bond’un görevi bu kadarla sınırlı kalmaz. Onun belirli bir yaşayışı vardır ve bu yaşayışı benimsetmek ister. Martini içerken güzel kızlara süslü sözcükler söyler, lüks arabasına biner ve hız yapar. Hem arabasının reklamı yapılmış hem de kadın bir meta olarak gösterilmiştir. Bond’u asla aynı kızla göremezsiniz, hatta bir kızı bir daha göremezsiniz. Bilgi ya da her ne ise istenen şey alınmıştır, Bond mutludur.

Hollywood’un savaş filmlerinde ise neredeyse savaşı destekleyen bir söylem vardır. “Savaş kaçınılmazdı, biz kaçınılmazı gerçekleştirdik.” derler her nedense. Er Ryan’ı Kurtarmak (Saving Private Ryan, 1998, Yön: Steven SPIELBERG) filminde de olduğu gibi Ameraikalı’lar İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’ya gelip hayat kurtarmışlardır. Savaşı engelleyici harekette bulunmazlar, kaçınılmaz olanı gerçekleştir. Kendi topraklarında gerçekleşmeyen bir savaş için bu kadar kahramanlık destanının yazılması kolay olsa gerek. Oysa ki film tam da Amerikan kültürünü yansıtır niteliktedir: ölen binlerce asker ve sivil varken, görev bir kişiyi kurtarmak olmalıdır.
Kültürel bir yansıma olan toplumsal hareketler de Hollywood filmlerinde istismar edilmektedir. Örneğin Thelma ve Loise (Thelma And Loise, 1991, Yön: Ridley SCOTT) filminde ikilinin baş kaldırışı ataerkil aile yapısına yapılan bir kadın hareketi olarak nitelenir. Sisteme baş kaldıran her yapı gibi Thelma ve Loise de ölüme mahkumdur. Hatta çok trajik bir biçimde çölde ve yalnız başlarına ölürler. Bir kadın hareketi böylesi bir sonu hak etmektedir Hollywood’a göre.

Nasıl Amistad’da (Amistad, 1998, Yön: Steven SPIELBERG) yirminci yüzyılın en ırkçı ülkelerinden Amerika Birleşik Devletleri siyahlara özgürlük getiren bir güç olarak ortaya koyuluyorsa (A.B.D. Güney Afrika’daki ırkçı rejimi her zaman desteklemişlerdi) devletin önemli yönetsel mekanizmalarının ne dereceye kadar çürümüş olduğunu gösteren olaylar aynı ülkenin ne kadar özgürlükçü olduğunun göstergesi olarak sunuluyor.

Daha önce de belirttiğimiz gibi içimizde var olan bir gerçektir. Hollywood. Medeniyetimize ve başka medeniyet sınırlarına girerek kültürleri etkilemektedir. Karını geliştirmek için kültürlerden beslenmektedir. Gerçeği değil, görmesi gerekeni değil, göstermesi gerekeni gösterir.

Çocuklarımız ve insanlık sanata uzak değildir. Önemli olan onlara kaliteli, yoruma açık olanı sunabilmektir. Böylece kültürel bir emperyalizme karşı bütün sanat dalları gibi sinema da görevini doğru yapmış olacaktır.

Not: Bu yazı, yazarı tarafından Bursa Uludağ Üniversitesi’nde yapılan 5. Türkiye Felsefe Öğrencileri Kongresi’nde bildiri olarak sunulmuştur…

Yorumunuzu ekleyiniz

OUC TV

Lösemi artık kimseyi üzmesin!
Siz kör olmadığınıza emin misiniz?
Mutlu
İnsandan kaykay
Avrupa hava trafiği
Gerçek Transformer